Bir Dönem Romanı: “Gitmek Zamanı”

DÖNEM ROMANI

Metin Celâl’in Gitmek Zamanı adlı romanının arka kapağından yaptığım üstteki alın-tı, sanırım romanın “genel felsefesi”ni kavramamıza önemli katkılarda bulunuyor. Ne ki romanın genel felsefesini öğrenmek ile romandaki “yaşam tarzları”yla ilişki kurmak arasında önemli farklar var. Eğer her şey “felsefeden ibaret” olsaydı, diğer ayrıntılara gerek kalmazdı!

Yapıt, kanımca, her şeyden önce bir “dönem romanı” olma özelliğine sahip. Burada beni iki şey doğrudan ilgilendiriyor. Birincisi, “yakın tarih”i ele alan her çalışma ister istemez birçok polemiği de beraberinde getirir/getirmelidir. Birçok “taze” olayın/olgunun tartışma konusu edilmesi, dahası bunun bir roman özelinde “gerçek etkisi”yle verilmesi veya verilmeye çalışılması doğal olarak dikkatleri üzerine çekecektir/çekmelidir. İkincisi ve bence “edebiyat” bakımından daha önemlisi, romanı “kendi gerçekliği” içinde değerlendirmektir. Yani “yaşam tarzı” ve “sunuş tarzı” bakımından…

YAŞAM TARZI MI SUNUŞ TARZI MI?

Ian Watt, “Romanın gerçekçiliği sunduğu yaşam tarzından değil, onu sunuş tarzından kaynaklanır” (2) der. Ne ki her romanın kendine ait bir “yaşam tarzı” vardır, olmalıdır. Bu bağlamda, “sunuş tarzı” ne kadar önemliyse, romandaki “yaşam tarzı” da bir o kadar önemlidir, önemli olmalıdır. Bu “yaşam tarzı” bazen birçoğumuza ters gelebilir. Gözlemlediğimiz, kurguladığımız “yaşam tarzları”yla hiçbir benzerliği olmayabilir. Benimsemek-te, içselleştirmekte güçlük çekebiliriz. Doğaldır. Burada önemli olan, romanın kendi için-de bir “yaşamsal tutarlılığa” sahip olup olmadığıdır. Yine birçoğumuz ufkumuzun sınırlarını aşan, algı duvarlarımızın dışında kalan bazı “yaşam tarzları”na karşı çok katı yaklaşabiliyoruz. Bu anlamıyla, karşımıza çıkan böylesi bir yapıta da biraz otoriter ve yukarı-dan bakabiliyoruz. Onu dışlıyor, “okur” düzleminde bir yere oturtamıyoruz. Hele bir de “köşelerimiz” ziyadesiyle sivriyse…

Metin Celâl’in Gitmek Zamanı, bu bakımdan kabulden çok “redde yakın” görünüyor. Neden? En basitinden: Kitabın arka kapağından yaptığım alıntıya biraz dikkatle bakar-sanız çok önemli bir vurguyla karşılaşırsınız: “Varlığını terk etme…” Kaçımız “varlığımızı terk etme”yi göze alabiliriz? “Varlık”, eğer çok alt düzeyde bir “oluş” aşamasındaysa sorun yok; pekâlâ hoş görülebilir. Oysa ilerleyen yaşlarda böyle bir “terk” çok ciddi sıkıntılar yaratır. Hem birey kendi içinde yıkıma uğrar hem de onunla bir biçimde etkileşimde olanlar ağır darbelerle karşı karşıya kalırlar; dahası, yol açtığı yıkımın “telafisi imkânsız” da olabilir…

ENGİN’İ TANIYALIM

Bu noktada, sanırım Gitmek Zamanı’nın Engin’inden söz etmek gerekecek. Bir yerde şöyle bir “monologsal özeleştiri” geçiyor: “Genç değildik, belirli alışkanlıklarımız, kendi-mize göre hayatlarımız vardı. Artık bir şeylerden vazgeçmek kolay değildi. Birbirimizin hayatlarına saygı duyarak yaşamamız gerekiyordu.”(3) Peki, Engin neden bu “yaşama sınavı”nda sınıfta kaldı? Şimdilik romanın “sunuş tarzı”na, yani “yapısal çözümleme”sine gerektiğinde ve olabildiğince sınırlı başvurulacağından, ayrıntılara girmek istemiyorum.

Özetin özeti: Engin evlenmiş, bir çocuğu olmuş; ayrılmış. İkinci kez evlenmiş. Dahası, “yasadışı sol örgüt”ün yayımladığı bir derginin yazı işleri müdürlüğünü yapmış. Dergide yayımlanan bir yazı nedeniyle de ceza almış. Hapse girmemek için yurtdışına, Almanya’ya sahte kimlikle çıkış yapmış. Özellikle ikinci eşi Rüya’nın ekonomik katkılarıyla bu “kaçış”ı gerçekleştirebilmiş. Romanın giriş bölümünde de (beş sayfa boyunca) “pasa-port” sırasında olup bitenler üzerine kurulu “içsel karabasan”ının dökümünü yapıyor, elbette “kaçış” gerçekleştikten sonra. “Yakın geçmişin ağırlığı” yapıt boyunca kendini tüm haşmetiyle dayatıyor. Düşünen insanı gerçek anlamda yoran da budur zaten: “İçsel yolculuk” kadar “ağır işçilik” henüz bulunmuş, keşfedilmiş değil. Malum: İnsanı “varlığını terk etme” noktasına bile getirebiliyor.

Soruna bu yaşanmışlık noktasından bakınca, ister istemez “yeni bir ülkede, yepyeni bir kimlikle var olma arzusu” karşısında kuşkuya kapılıyoruz. Kahramanımız Engin’i sevmekte zorlanıyoruz. Yalnız burada edebiyat açısından bir uyarı yapmalıyım: Karakterin başarılı olması için sevilesi bir tip olması gerekmiyor. Edebiyat tarihinde birçok “sevim-siz” karakterler/tipler vardır. Hatta “kötüleri” daha fazla dikkat çekiyor diyebilirim.

Engin’e dönersek… İçinde bulunduğu güçlük karşısında, “onun yerinde biz olsaydık ne yapardık?” sorusunu sormaktan da kendimizi alamıyoruz. Örneğin, Manuela ile ilişki-ye girecek kadar çaresiz miydi? Diyelim ki çaresizdi. Öyleyse bunu aşacak içsel donanıma sahip değil miydi? Okumuş, başından iki evlilik geçmiş, bir örgütün dergisine yazı işleri müdürü olmuş vs. Tüm bunlar gökten zembille insanın önüne düşmez. Demek ki Engin’i bir yerlere taşıyan bazı artıları var. Pekâlâ, Manuela ile girişeceği bir maceranın ona hiç-bir şey katmayacağının farkına varabilirdi. Diğer yandan, hepimiz farkına vardığımız hal-de önüne geçemediğimiz, engelleyemediğimiz bazı ilişkiler yaşamaz mıyız? Yaşarız. İçgüdülerimizin tutsağı olmaz mıyız? Oluruz.

Örneğin ben, Engin’i bir yönüyle kendimle ilişkilendirmişimdir. Engin’in yurtdışına çıkmaya karar verdiği dönemlerde ben hapisteydim. Uzun yıllardır tartışılan maddeler (141.-142.) bir anda kaldırılmış, 1991 başlarında da söz konusu maddelerden içeride tutulanlar serbest bırakılmışlardı. Anladığım kadarıyla Engin de bu maddelerden ceza almış, üstelik söz konusu maddelerin kaldırılması tartışmalarının Meclis’te yapıldığı bir dönemde, yani 1990’lara doğru…

Bense, ömür boyu hapse mahkûm edilmiş biri olarak aynı dönemde hapisten çıkma (“şartlı tahliye”) hesapları yapıyordum. Sonuçta, gecikmeli de olsa çıktım. Çıktım ama bu kez bir başka geniş/büyük hapishanede buldum kendimi. Serseri mayın gibi, ne yapacağımı bilemez halde… 18’inde bıraktığım yere 30’unda tekrar kavuştuğumda hiçbir şey “eskisi gibi” değildi. Bu arada “askere” alınmam söz konusuydu. “Bedelli askerlik”ten yararlanabilirdim; ne ki ekonomik olarak “sıfır”dım! İki yıl kadar kaçak yaşadım. Bu dönemde yurtdışına çıkmayı ben de çok düşündüm. Ama roman kahramanı Engin kadar cesur ve yol yordam bilir değildim, üstelik onun bir Rüya’sı vardı. Bense malum, ‘sıfır’ların çokluğuyla boğuşuyordum. Sonunda parayı buldum, “bedelli askerlik” yaptım ve Türkiye’de kalıp “tutunmaya” çalıştım. Bu arada elbette Engin gibi ben de savrulmalar yaşadım. Bu savrulmalar arasında, Enginvari “aşksal ve cinsel” içerikli olanları da bir hayli fazlaydı. İşte bu süreçte İntiharlar Kitabı ya da Aşkla Buluşur İntihar adlı şiirler top-lamı geldi. “Varlığımı terk etme” noktasına gelmedim, uçurum kıyılarında dolaşmadım dersem kendimi kandırırım!

ARTI OLMANIN HANDİKAPLARI

Emile Ajar, yanılmıyorsam “kendini” merkez aldığı Yalan Roman’ın (4) başlarında şöyle der: “Kendimi toplamdan çıkarmak için her yolu denedim, ama bunu kimse başara-mamış, hepimiz birer artıyız.” İnsan bir yanıyla kendini “toplamdan çıkarmak” isterken diğer yanıyla “toplamla bütünleşmek” ihtiyacı duyuyor. Sonuçta bir hayli gerilimli bir yaşamın ortasında değişik “savunma mekanizmaları” geliştiriyor, böylece ayakta kalma-ya çalışıyoruz. “Eski” varlığımızı bir şekilde terk etsek bile, çok kısa sürede “yeni” varlığı-mıza ayak uydurmaya çalışıyoruz.

Baskıcı toplumlar/sistemler, doğaları gereği bölünmüş/parçalanmış benlikler mezar-lığına dönüşüyor. Burada boğuntu kaçınılmaz oluyor. Bir boğuntudan kurtulalım derken bir başka boğuntunun tuzağına düşüyoruz. Tıpkı Engin gibi…

ROMANIN SOSYOLOJİK İŞLEVLERİ

“Dönem romanları”, bir bakımdan çok önemli “sosyolojik” işlevler de üstlenirler.

Gitmek Zamanı da, kanımca, birçok katmanlı böyle bir işlevi üstlenmiş görünüyor. Buna rağmen, bu romanın basında çok fazla tartışıldığına tanık olmadım veya ben, far-kında olmadan bu tartışmaları ıska geçtim. Örneğin, Ne Güzel Çocuklardık Biz’in yarattığı etkiyle karşılaştırdığımızda… Oysa Gitmek Zamanı, bana göre, Ne Güzel Çocuklardık Biz’den daha derli toplu, oturmuş bir roman olmasının yanında; irdelediği/sorguladığı konular/olgular bakımından da ayrıca tartışılması gerekiyor(du)…

12 Eylül sonrasında yaşanan “siyasal göç” bu ülkenin gündeminde yeterince yerini almış değil. Gitmek Zamanı, bu bakımdan da dikkat çekici. Birçok trajedinin de ipuçlarını veriyor. İleride “göç odağında” yerel ve küresel olguları edebiyatın penceresinden gör-meye çalışacağım…

1) Metin Celâl, Gitmek Zamanı, Gendaş Kültür, İstanbul, 2001.

2) Ian Watt, Gerçekçilik ve Romansal Biçim (Roman ve Gerçek Etkisi içinde), çev. Mehmet Sert, Donkişot Yayınları, İstanbul, 2002.

3) Metin Celâl, age, s. 94.

4) Emile Ajar, Yalan Roman, çev. Roza Hakmen, Can Yayınları, İstanbul, 1999.

Alaattin Topçu

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*